Bu gidişat bilmem nereyedir. Ben bir temiz yatak bildim ömrümde yalnız, akışına rahatça
salıverebileceğim vücudumu, en sevilen kokuya erişildiğinde yüzde oluşan
istemsiz gülümsemeyle kapanan göz kapaklarım yanında salınmış kollarımla
uzanıp gideceğim bir ömür, bir sonsuz ikliminde. Şimdi erişebilsem koysam başımı diye hayıflanmakla yetinmelerim, samimiyetime en büyük şüphem, içimi kasıp kavuran. Yangın dindirmek için kendimi attığım beyaz sulardayım yine.
Beni benden söküp alsalar, mayamı bozsalar erken açıp böğrümü, bilmem
hafifler mi bu beden. İçim dışımdan taştı, dökülür yolum taşlarına. İki
elimi birbirine hasret bırakan başımı çekip alamamak arasından,
gözlerimle temaşasının kaderini paylaşıyor ömrüm sofrasında.
Sinirlerinden arınmış parmak uçlarım, soğuk sularla cebelleşiyor
amansızca. Göğüs kafesimden bir anka, tüylerinden doğarak çırpmağa yanar kanatlarını göğüne. Çarpık çitlerin bir doğru addedildiği yeryüzünde,
kendi kaynağımdan eğrisiz akmak isterim taze toprak kokusuna.
Hasretliğime kuş bakışı dalıp gitmek adlı kaderimizin acı tatlı bir
oyunu yıllarındayız. Gün batımı kızıllığına, mavinin ardında
çalanından, göz bebeklerini büyüterek ve buğulayarak bakakalmak, kaşlar
kalkık, ağız yarım açık, burunda titrek bir hasret sızısıyla. Işık
yüzüne turuncu aksetmiştir kısa bir an büyülü hâli neşretmişliğiyle.
Harpte yârini kaybetmiş çığırtkanlığıyla ağıt yakan martıların süzüldüğü
dünyanın en güzel masalıdır bulutlarının asılı kalıp gidemediği sonsuz
mavi ve siyahın. Benim toprağımın suyu öyle mi. Küçük coğrafyaların zihinle çatışmasından doğan amansız ufuk daralması,
sonsuzluk hissi uyandırmak için bakılan uzun mesafelere inat. Çaresiz
gece yarısı dışarıda kendimizi bulmamız bundandır, soğuktan paltoya
sığınmış ellerimle adımlamamız da.
Duruşu olmalı devrim suyuyla gusledenin. Duruşu olmalı, bir duruş ki iliksiz düğme bırakmayacak zift tutmuş
zihinlerde dahi. Duruş dediğin hem, bir çiçekteki gibi olmalı. Bak bir
çiçeğe, ilham değil mi yüreğe? Çiçek narinliğine hasret bir yermiş
burası, kökü belli, boynu bükük, yerinde güzel, misk yayan, güzel hisler
uyandıran, sessizliğe muhtaç,
merhametin en güzel timsaline aç kalmış. Hem sözü olmalı. Nasıl söylemeli biliyor musun, nereye neyi koysan, yeni bir dünya sunabilmeli her defasında. Her kelime, bir imge olmalı, vurmalı, fırtına koparmalı derin sularda. Kıyıdan kıyıya sürmeli. Ve susması peki, öyle bir susmalı ki, en çok o zaman anlatabildiğinin bilincine vardıracak denli. Sevgisi bir kor olmalı, ki sıcaklığıyla soyunduracak kış mevsiminde, eritecek buz dağlarını.
Göğsüm sıkışmaları, göğün altında. Aynı göğün farklı düşümlerine hasret duymak bir yandan. Aynı kaynağımdan nemalanan gönüle. Ve yine soğuktan ceplerime kaçan ellerim, yol yürüyen ayaklarım. Bazen haykırmaya, bazen susmaya attığım adımlar. Zihnimse taşmış bir su kabı. Zaman defterinin depresif yazarı, tükenmeyen beyaz yaprakları, edepsiz edebi hıçkıran lafızlarıyla. Topal ve cüretkâr haykıran lafügüzaf mâliki. Çürümüş ve kokan yüreği. Bir çaresiz neyler, başka yol görmediyse, değil yürümeye, sürünmeye layık olan. Ben bir yol bildim ömrümde. Şimdi erişebilsem koysam başımı diye hayıflanmakla yetinsem de.. ve kemirtsem de kendimi samimiyetim şüphelerime, içimin kasıp kavrulduğu sebebi sevmeye şükürsüzlük küstahlığından imtinam olsun en azından.
Ah
Beni benden söküp alsalar,
Mayamı bozsalar erken açıp böğrümü,
Bilmem
hafifler mi
Cılız bedenim
Ömür defterim
Yorumlar