Ana içeriğe atla

Nitelikli

17

Seni içten çağlayan bir sızıntıyla bugün  Bir halkanın ruhunda karşıladım Hiç beklemediğim bir hayretten doğan Uzun bir vuslattan ancak eren,  Örtülmüş kanımı inişinle dirilten Ucundan dahil olup görünmeyen  Bedenin O mütevazi, o sıcak, o gülümseyen  Heybetin Gönlüme konuşunu anladığım  Tuz damlaları Dolmuş avuç ayalarım  Narin ellerine yâr Değil iki kaçsa da hayat Ruhum malikine hem Hem emanet kıldığına Topraklığımı Tozum duman olana değin Hemhal olsun

Öteler ve Mevsİmler

Güzellik, bir düzlemin üzerinde akıp giden kesik duvarların ve boş sokakların, çıplak ağaçların ve serüven rüzgarların iniltisinde saklandı. Zaman kendine arkasından bir yer beğendi. Gerisin geri gitti adımlar, sararmaya yüz tutmuş yaprakların üzerine dökülüp uzandığı yolların üstünde. 

Eylül geldi. 

Ve yaz,  

İşte o da bitti...

Büyümenin kapı ucunda kendini eşikte zoraki tutmuş bir yiğidin kapıya vurma vakti gelmişti. Yanında bir diğer yoldaşını davetsiz buyur etmek istedi kendine henüz ait olmayan yeni dünyasına. Tutunup birlikte bir dilek dilediler. İstediler ki kalan ömür ellerinde şekillenecek bir oyun hamuru olsun. Oyun çünkü bilinirdi ki mevsimler bile bir oyundu burada.

Ardından atlılar geldi, ellerinde orakları ve sırtlarında çiçeklerle. Yelelerini savura savura deniz kenarlarından yağmur ormanlarından geldiler, toza bulaya bulaya geldiler. Geldiler ve soluklanmaya durdular öksüz bir çınar altında. Hırıltılarıyla durup soluyarak şahlandılar yanımda. Etrafımı sardılar ve indirdiler göğün bir üvey yıldızını. Uzun bir maviyi belime doladılar, saldılar beni şemsin sarı saçlarına. Işığımı kamerden verdiler, orakları çiçekleriyle söktüler. Ve eğilip fısıldadılar kulağıma; -Burası senin kara masivandır, yerde sürünerek ereceksin ebedi beyazına-

Kapıyı araladım, iki güzel yüzlü terlerini ayaklarına döküyordu. Yüzlerinde yorgun gülümsemeler, ellerini semadan indiriyordu. Beni görünce açıldı gözleri, koşarak geldiler sarıp sarmaladılar beni. Arkalarında yangından kalan son kor izleri. Arkamda kesik duvarlar ve boş sokaklar, çıplak ağaçlar ve serüven rüzgarlar. Bir andı.

Taslarına su döküp anadan doğma yıkandı yorgun atlılar. Obanın ortasına büyüğünden bir otağ kurdular. Gece vakti göklerden ezgileri yankılanıyordu. Biz oturmuş ve siyahı yaran alevleri yıldızlara diziyorduk.

Sonra yorulduk,

Ki biz

Zaten yorgunduk...

Uzanıp koyunları saymaya koyulduk. Güler yüzlüler ve ben, bir çağın ilk anına giriyorduk. İçimizde ılık ürpertiler. Tırnaklarımızı kemire kemire adımlamaya koyulduk. Dışımızda avret renkliler. Körmüşçesine kamaştı gözlerimiz. Alevlerin son ışığı gözlerimize dolarken, mırıldanarak sektirdik sivri çakılları. Varıp da obaya sergiledik kaslarımızı. Yarık ve kanayan, uzaktan ve öteden, miras kalan üvey atalardan.

Sonbahardı. Bu son sonbahar olsun deyişimin üçüncü sonbaharında serin balçıklarda aldırdılar duşlarımı. Durulanmamı bozkır toprağında biten otlarla yaptılar. İşlenmiş derimi çorak yerlerde yatırdılar.

Uyandım şimdi. Artık her yer siyah ve mavi. Tıpkı doğmamdan önceki gibi.


Esen mevsimlerin ey, ey yalıyar yelleri....



 

Yorumlar

Popüler Yayınlar