Ağzına değin dopdoluysa bir hazne, boşalamaz öyle küçük deliklerden bir anda. Havanın yer edinemediği yerde akıntı da yavaştır. Tıpkı içi gibi insanın, dolunca taşana değin, gayrı ani dökülemiyor. Havaya bir yer açmak bekliyor insan, deliklerinden oluk oluk akmak için. Niye yazıyoruz, niye yazıyorum o zaman? Neyi niye yazdığımı bilmek için. Dolunca dökülememişliğimin bir tanığı olsun diye bu kelimeler yer ediniyor burada.
Havalar soğudu, en sevmediğim ay, doğup ölmeler barındıran. Yeni bir düzensizliğe oturmuş da el ediyorum dursun diye akan kalabalıklar, şu telaşe biraz dinsin, durgunlaşsın deniz örtüsü gibi çarşaf sadeliği insin gönlüme diye koşuşturan zamanın. Dursun ki otopsim olmadan otostop çekebilmiş olayım.
Ellerinden tutayım bir nefeslik ey, nefes ki bir ömür ciğerimde tutayım.
Hani senin hiç beri gelmeyen o adımların vardı, bir dikiliş ile o saf cennet diyarların beyaz nehirlerinde duşlar aldırdığın gönlün göz pınarlarımın tükenmez yeraltı kaynaklarıydı. Çinko ve demirin sevişmesi gibiydi üzerinde durduğum toprak, değmediği ayaklarımın, süzülerek üzerinden ben saçlarından kendime köprüler kurmuştum ya. Hani gülerek aldığım dil altılarımdı kaderin şimdilerde bana sunduğu bu iklim, ama çoraklaşan kan özümün içinde nebatatlara can vermişti üstünden kevser tütsüsü yayılan can özün. O an dünya küçülmüştü de girmişti ellerime, avuçlarımdaydı bütün evren ve boşlukları, soluklarımı turkuaz diyarlardan sıyırıp gri bir gökyüzünün serin gölgelerine getirten duru gözlerin.
Sıcak zamanın kavuran bir akşamında çaresiz bir cam kenarından içimin kafesini aralayıp özgürlüklerine salmıştım ne varsa. Çünkü bilmiştim ben yavan bir eti sonradan tütsüleyecek dumanları ta doğumumdan alnıma leke ettiğimi. Çünkü doğuran beni, doğururken tek çıkarmamış beni. Kendini de içime doğurmuş çoktan beni doğuran, ben henüz doğmadan. Henüz doğmadan, alevleri sallanıyor rüzgarlarca yanamamış bir dağ ateşinin.
Uzak tepelerin gezmediğim etekleri henüz, henüz varamadan haram kılan çingene sürüleri, gözlerimde çakı gibi bir süzüş, içimde uçuşan günübirlik bahar kelebekleri. Zihnim, çarşamba pazarı, elbise beğeniyor anadolu kadınları, altlarında bol şalvarları ile, peçeleri örtülü şaşkın gözleriyle, gözlerimde çakı gibi bir süzüş, uzak tepelerin ayak sürdüğüm topraklarından göz gezdirmelerini kabul edip buyur ediyorum. Ellerimde kendi toprağımın son taneleri.
Beni senin iklimine şevk ettiren güneş zamanları vardı, ayın bile gün gibi ışık saçtığı yaldızların ışıltısı altında dinlenmeye durmuştu yıpranmış dört odam. Tutmuştum da elinden bütün bir diyara karşı, saklamıştım arkama beni, kollarımı yana yayarak, haykırmıştım adını:
Adın, adımdır benim!
Bakınca bir ihtiyar gözüyle şimdi, urganın kayıp gitmesi ellerimden, sıktıkça sıvışmış nur taneleri, tutamayınca bırakıp izlenen yollar, önümde koca bir sis, ardımda patikalaşmış taze asfaltlar.
Anladım adım, defterinde yazdığın kadardır benim...
Şimdi buz tutmuş gözlerimle kuzey deresinin karlı yollarına nikahlanmış gök lambalarının ve yeşil fener alayının merasimini cam ardından... Bitmiyor cümleler,
bitmiyor yaşamak gibi.
Ölünce yaşamaya devam edecek gibi. Üzerine yama biçilmiş gibi, çamur gibi, doğumum gibi,
ama gibi, fakat gibi,
yine de gibi, aman gibi,
hey gibi,
ey..
Yorumlar