Ana içeriğe atla

Nitelikli

17

Seni içten çağlayan bir sızıntıyla bugün  Bir halkanın ruhunda karşıladım Hiç beklemediğim bir hayretten doğan Uzun bir vuslattan ancak eren,  Örtülmüş kanımı inişinle dirilten Ucundan dahil olup görünmeyen  Bedenin O mütevazi, o sıcak, o gülümseyen  Heybetin Gönlüme konuşunu anladığım  Tuz damlaları Dolmuş avuç ayalarım  Narin ellerine yâr Değil iki kaçsa da hayat Ruhum malikine hem Hem emanet kıldığına Topraklığımı Tozum duman olana değin Hemhal olsun

Bİr köşedİbİ soluklanışı

Korktum, 

kanatlarıma sardığım bakir tüylü yavru göçmen kuşumun zamansızlığın o en güzel bağrında küçük yüreğini titreten deprem tatbikatından. 

Yorgunum, 

köyümün kelepir bacasından yükselen kokuların dağ eteklerindeki sislere, mağara ateşlerinin dumanlarına yorulmasından.

Benim yuvamda pişen oysa, kendi aç karnıma taze bir somun derdi, üstünde henüz dumanı tüten. Ki şu büyük konağın en ücra odasında toz tutmuş bir resim olmalıyken. Korkum, yorgunluğumdan da öte ama. Burası, korkmaksızın sadece et kokuturdu. Lazım idi, bana yeni lüzum gibi, benden o da, korktum ben de, en çok kendime.

Ey beni koyun yünlerinden çarmıha gerip ağzımı sütle besleyen. Kendimi kendimden dökmeye yetmiş bin çekmek gerekir. O taş duvar kenar mahallelerinden yükselen leziz sohbet güneşleri vardı. Söndürmeye rol biçildiydi bıyığı taze ergenlere. Duysanız, bir dillendi mi bülbüllerin de düşerdi dili. Görseydiniz bir kez gözlerini, bent bent beyitlerdi. Üzerlerine ölçüsüz siyah ceketler dikildi.  Kimisi yırtıp attı deli gömlekleri giydi, baharında nice renkli dallar kuruttu kimi, ama sonunda beyaza bürünüp fırına verildi her biri. İnsanın bu kaçılmaz kaderi, ekmeğin de kaderidir.

Bilirdim benden her dökülene bir lastik atfedildi her daim, her çekene ayrı elastik gelme yanılgıları. Derdim oysa sadece benimle benim. Benimle konuşmadan ne diyebilirdim bu hayata dair. Hem bakın ben bir tayyarenin arkasındaki o ize çizdim kendimi, ama sizler oturup bir çınar yaprağını defterlerinizde kurutacaksınız.

Bir bahar melteminde denizlerin üstünden serinliklere koşacaksınız. Yumurtaların renklendirilmediği isimsiz bir mevsim olacak bu. Şu çiçeği taze ağaçta sallanana bir tur bineceğim ya da kesip içime bir urgan niyetiyle yollara düşeceğim. Ah bu güzel kokuların deryasına özlem duyup içini kendiyle örten yürek malikleri. Sizlerin bu yürümüşlüğünüze layık nasırlı tabanlar gerekirdi. Şimdi ben bu giysimi nerede nasıl eskiteyim?

Tutturmuşlar beni bir bohçaya yama edecekler. Bu gri dam sarkıtlarının soğuk krom tatları. Tutup elimden kendi otağlarında bir makam gösterecekler. Eskimiş minderlerde tomurcuklanan nebatat adları. Nisan yazgısında beni yine ele verecekler.

Farazi bir düşün öz yazgısıdır bu gelen. Başları zilli körpe köy gelinleri. Bir nidâdır bu buzları sırtından delen. Öten kuşların soluk soluğa son zikirleri. Gayrimüslim bahçelerinde rüku edenin dileğine posta güvercinleriyle o kocamış zeytin dallarının ucundan yemlenmesidir. Çünkü hayat böyledir. Rahimden yola düşenin göz buğuları, toprağa düşünce ardındakilere miras kalır. Sonra biraz zaman geçer, çok da değil, yeni bir ovadan kırkikindiler boşalır. Farazi bir yazgının ön düşüdür bu. Yazılarımın da kaderidir. Bir cam buğusudur onlar. Sıcağı geçince yavaşça silinir.

Benim kokusu burnumda uyuduklarım. Şu kararmış etin titrek köşeleri. Elimden gelen sizi buradan sımsıkı sarmalama dirayetim. O güzel cıvıltılarınızı bir gün tenimde hissetmek bilmem defterime düşüldü mü? Buranın işine akıl sır ermez de, en azından ötede bir kucakta hep birlikte öpsünler bizi. Şimdi bizim yüzümüzü çöl yağmurlarına döndürmemiz gerekir. Yüzümüz aşka erince, biz de süzülüp gideceğiz.


Bulutların okşayıp saçını
Yetimi gözlerinden öpeceğiz.

 




 


Yorumlar

Popüler Yayınlar