Ana içeriğe atla

Nitelikli

17

Seni içten çağlayan bir sızıntıyla bugün  Bir halkanın ruhunda karşıladım Hiç beklemediğim bir hayretten doğan Uzun bir vuslattan ancak eren,  Örtülmüş kanımı inişinle dirilten Ucundan dahil olup görünmeyen  Bedenin O mütevazi, o sıcak, o gülümseyen  Heybetin Gönlüme konuşunu anladığım  Tuz damlaları Dolmuş avuç ayalarım  Narin ellerine yâr Değil iki kaçsa da hayat Ruhum malikine hem Hem emanet kıldığına Topraklığımı Tozum duman olana değin Hemhal olsun

Bİr Taş Yıkaması

Ve eksildi geceden, kıvrım bir hâl ile bir aylık seranatına başladı sultan-ı zarif. Ben işte bu vesileyi niyet edip konuşmamıza hiç kalmadığımız yerden devam ediyorum ilk kez. Selam diyorum, selam sana, fakat mahcubum, bakamıyorum. Nasıl doğrultayım bilemiyorum inan bu eğik başımı. Çok uzaktan geliyorum, kendimden iltica edeli on dört yıllık bir zamandan. Bir yaramaz şimdi soluk soluğa sığınıyor sana. Bilmem nasıl karşılıyorsun beni. Avuçlarım göğe dönük kapalı gözleri, neyi hangi yüzle nasıl, bilemiyor.

Hâl böyle olunca mecbur susmak düşüyor bana. Karşıdan azar yerken kızaran çocuklara dönüyor yüzüm. Diyecek bir tek kelimem yok, izah edecek tek bir sözüm. Şöyle şeyler yaşadım da daldım zakkum avlularına, yağmasa omuzlarıma kendi bahçemin erikleriyle ekşirdim, desem, diyemem, küstahlığıma gayrı kılıf giydiremem.

Okuyup dinleyerek geçiyor günler. Nice menkıbeler katıyorum hazneme, döküyorlar ki içime, handa vakit geçirmeye esbabım olsun. Çeşit isimlerden parçalar şakıyorlar, fakir avuntusuyla ucundan kemiriyorum. Aynalar gavur yüzü, yer kürenin kuru taraflarında başım eğik yürüyorum. Yağmurlu günlerde yere paralel gözüm.

Bütün hengame şimdi, suyun üstünden akıp giden kuru ot taneleri. Bütün hırslar, hevesler, hedefler, mevsimlerin dahi yerinde duramadığı bu coğrafyanın en yüksek tepesine paslı çiviyle çakılmış yırtık bir parşömen. Gökten üflenince savrulup anadan doğma hallerimizle biletimizin nereye değinliğini bize gösterecek keskin bir köprüye düşecek.

Gayrı dilim sessiz bir bülbül kesilerek atmalı adımlarını. Kendi vaktimi üfleyecek bir sese kulak kesilerek. Gidişe değin bu el nasibince kendime yazmalı. Sıyrılıp terlemeli sakallarım. Başıma sarmalı çaput bedevi kefeni. Ömrümü sırtıma kambur edip dirimle doğrulmalı. Bir senin kokun gelmeli sade ovaların boş düzlüklerinde.

Yazmalıyım. Elimden gelen budur belki. Önce kendine zalim kendime, sonra masum coğrafya güllerine. Mahmud Derviş gibi haykırmalıyım mesela. Ki sen ey Filistin'in yalnız ardıcı..  Defol demeliyim kendime, sonra masum çocuk yüzlerine barut koklatan her bir zifire. Onlar ki sıradan kelimelerden geçenler. Denizin maviliğinden, hatıraların kumundan alın istediğinizi; denizinden, karasından, havasından yetim misklerinin, isimlerinizi toplayıp da defolun. Senin gibi haykırmalıyım böyle. Öyle bir haykırma ki bu, bir dinleyenin yüreğinde şarapnel sektirir. 

Yazmalıyım, zalime boyun eğmeyen her bir kişi için binlerce. Sincan'a, Myanmar'a, Filistin'e, Arakan'a, Türkiye'ye. Sözlerimle devirmeliyim, yetmiyorsa ellerim. Dilime seni pelesenk ederek, yüzlerine gülümsemeliyim. Susunca susma dediklerinde, yüzlerini silmeliyim.

Yazmalıyım. Tükenmeden mürekkebimle kendimi kamçılamalıyım. 

Yazmalıyım çünkü dinerse bir gün bu kalem,

O gün kaybedeceğim.

Yorumlar

Popüler Yayınlar