Geliveresicelere
ve gitmeyesicelere... Ne yazılır, ne yazılmalı, nasıl yazılmalı
bilmeden dökülüyorum buraya ilk satırlarımı... Hucurat köşelerine
düşmüş gönlümle beraber. Oysa bundan yıllar önce, bir yetmiş sene
önceydi, bir balkonda pazar kahvaltısı bekliyordum heyecanla. Güneşin en
güzel ışıkları balkon soframıza vuruverirdi, ocakta kızaran patates
kokusu ve çay harmonikasıyla. Güler dörtyüz bir sini etrafında hasbihal
ederdik. O balkonda şimdi aklım, kardeşimle sataşmalarım.
Şımarıklığımıza tatlı sert katılan annem ve babam.. Bir heyecanla
kendimizi yeşilliklere atışımız. Mahalle maçlarında yeni spor
ayakkabımla caka satışlarım. Yumurcak kavgalarım. Hislerimi dıştan ve
dorukta yaşadığım çocukluk zamanları...
Sonra
bir seksen sene geçti aradan. Büyüdük büyüyebildiğimizce, amansız ve
zamansız. Spor ayakkabıma sığmaz oldu ayaklarım, gönlüm sığmaz oldu
balkonlara.. Bir başına bilmediğim yerlerde şimdi bazen, bazen bildiğim
uzak diyarlarda, İstanbul'da. Lebideryada büyük kayalara çıkmış, ayyaş
adımlarıyla hava almakta. Sonsuz maviyi izlemekte; ışıklı ve karanlık
yönlerini, gürültü ve sükûnet kokan nadir zamanları. İleride bir kıyı
köşesine hırçınca vuran deniz dalgaları. O sessizlikte açıp Nazım
okumalı, okumalı diye haykırmalı. Ardından pılı pırtıyı toplayıp
ayrılmamalı. Oturmalı bir bankta, sabaha değin oturmalı,
dayanamayıp uyuyakalmalı. Hulyasında balkonuna kavuşmalı. Kahvaltı
sofrasına, çay ve taze ekmek kokusuna karışmalı. Hucurat köşesinden
çıkıp düş rüzgarında özgürlüğüne kanat çırpmalı... Güneşin taze ışıkları... Bir pazar sabahı...
Yorumlar