Saat yine çoku çok geçiyor. Ayaklarından asılmış yapraklar sessiz ve sakin, hem kitap kokusunda hem ağaç dallarının en ucunda. Orkestraysa tam kıvamında. Efil efil veriyor melodramını kulağıma. Piyano tuşlarından ardınsıra o bilindik uzakları özlüyorum müziğini çalıyor. Küçük sürüngenler ve kazak ören örümcekler eşliğinde her zamankinden bir gece hancı bize. Düzen soframızda şefin spesiyelidir bu, bilen bilir. İstikrar dediğinizin bizdeki özeli, gecenin kokusuna tiryakiliğimizdir.
Cebin diyorum, baştan başa benliğini nasıl da saklamışsın şişirmeden. Cesaretten bihaber yaşamışsın demek, oysa tangonun en kötüsünü ulu orta yapıyor kainattaki en sadık aşıklar. Tanıyorsun sen de, birbirlerinin ardından hiç ayrılmadı akrep ve yelkovan. Yalnız onlar mı, kıvrak bitkilerin rüzgarla raksı, rakstan utanarak dansı bozan gömülü köstebekler, köstebeklerin kıs kıs sesleri. Sesleri, bayındır şehirlerde doğaya hasret hissine karşı koyamayışlarının en sessiz delili değil de nedir? Tutulmuş bitkiye bir kere, sevdiğini rüzgara da yar etmez. Çekemeyince toprağından eder, kavuştuk derken fark edemez yok edişini. İsyan derken ve işte sessiz çekiştirenler mangası protesto meydanında bir araya gelmiş oluyor. Nafile bence tabi. Hem ne demiştir kesin birileri bilirsiniz, dedikodunun en güzel hâli, kendini kendinle çekiştirmendir. İç muhasebe uzmanlığının en yüksek derecesi de kendinde bitirilir. Sessiziz yine. Demektir ki mecazlarla koyun koyuna derin bir uykuya dalmak zaman dilimine görkemsiz bir giriş yapacağız, yaptık da. Koyun saymayarak. Uçan halılar serilmiş karşılama merasimi için, hem de kırmızının en alasından en uzak renkte. Bu, küçük ve cılız mecazın, gaddar ve koca gerçekten basit bir manevrayla sıyrılması işte. Gözümden gülüyorum tabi ben de, gerçeğin bu aciz gafilliğine.
Bu diyarın suyu körpe, tepesi sahte, soğuğu dul. Tepesiz soğuğu ya kuzeyden ya insanından. İnsanı havasından soğuksa, tepe doğursa tabiat bayağı boşa. Bundan dolayı daha kuzeye gitme arefesindeyiz. Karıştırma zihnini, soğuk duşlardan unutunca sıcağı, kaşınmamız da bundan peydahlandı sanırım bizim. Artık sıcağa nikahımız düşmüyor. Dört mevsimin üçünü de güneyde kaybettik. İkisi yapışık kaldı bizde. Soğuk ve daha soğuk. Soğuğun belkilileri. Yarasa mağaralarında sabah eden, akşam daldan sarkan kanatlılarız. Bilen bilir. Demek ki ilk göz bebeğim, kışın ayazındaki kar tanesinden alacak hayat suyunu. Dilrübam tenini bulacak, buz sarkıtlarından damlayanla ve dolanla dolulardan çatlamış yarıklara sunulan.
Tabi bunlar nasibe bakar. Sen de yorma kendini öyle çok, yormazsın da. Okudun ve bitti, geçti. Zaten hepimiz saatlerce yazılanı saniyelerle okumakla çoktan kaçırmadık mı ip ucunu hayatın? Anlam ve kavramların, anlaşılma beklentilerini terk edişleri ile insanın yaradılıştan bugüne değin geçen zamanın tek yumurta ikizi olduklarını söylememe gerek var mı?
O zaman, bu yazıyı sevgili bilinmeyenimiz x'e armağan edelim,
yavaştan dağılalım,
akrep ve yelkovan aşkına
ve tabi tombul kuzuların.
Yorumlar